İçime Doğdu... Peki Bu 6. His mi, Önyargı mı?
İçime Doğdu... Peki Bu Önyargı mı Yoksa 6.His mi?
Bir insanı ilk gördüğümüzde verdiğimiz o hızlı karar gerçekten 6. his mi, yoksa beynimizin daha önce öğrendiği kalıpların bir yansıması mı?
"Bu insanda bir tuhaflık var."
Bazen bir insanla ilk kez tanışırız ve nedenini tam olarak açıklayamadığımız bir his oluşur. Bize kötü bir şey söylememiştir. Hatta konuşması gayet normaldir. Yine de içimizden bir ses, "Bir şeyler tam oturmadı." der. Başka bir zaman ise tam tersi olur: Birini ilk gördüğümüzde nedensiz bir yakınlık hisseder, ona güvenebileceğimizi düşünürüz.
Günlük hayatta bu deneyimleri çoğu zaman "6. his", "içime doğdu" ya da "iç sesim bana öyle söyledi" gibi ifadelerle anlatıyoruz.
Peki bu his gerçekten bize o kişi hakkında önemli bir şey mi söylüyor?
Yoksa beynimiz, o kişiyi daha tanımadan önce geçmiş deneyimlerimizden öğrendiği bazı kalıpları devreye sokup hızlı bir yargı mı oluşturuyor?
Belki de daha ilginç soru şu:
Beynimiz bazen bir şeyi bizden önce fark ediyor olabilir mi; yoksa bazen sadece daha önce öğrendiği bir şeyi yeni bir insana mı yansıtıyor?
İşte "6. his" ile bilişsel yanlılık arasındaki sınır tam burada başlıyor.
Beynimiz İnsanları Değerlendirirken Neden Bu Kadar Hızlı?
Bir insanla karşılaştığımızda onun hakkında bilinçli olarak uzun uzun düşünmeye başlamamız gerekmiyor. Yüz ifadesi, bakışları, ses tonu, beden hareketleri, konuşma biçimi ve bulunduğu bağlam gibi çok sayıda sosyal ipucu aynı anda işleniyor. Üstelik bu işlemlerin önemli bir kısmı bizim açık farkındalığımızın dışında gerçekleşebiliyor.
Beynimizin bunu yapmasının önemli bir nedeni var: Hızlı değerlendirme çoğu zaman işimize yarıyor.
Karşımızdaki kişinin öfkeli mi, sakin mi, işbirliğine açık mı, tehdit oluşturup oluşturmadığı gibi soruların bazılarına çok hızlı cevap vermemiz sosyal yaşam açısından oldukça işlevsel. Bu nedenle beynimiz her yeni insanı sıfırdan değerlendirmek yerine geçmiş deneyimlerden ve daha önce öğrendiği örüntülerden yararlanıyor.
Burada öngörücü işlemleme yaklaşımı da bize önemli bir çerçeve sunuyor. Beyin yalnızca çevreden gelen bilgiyi almakla kalmıyor; geçmiş deneyimler ve mevcut bağlam doğrultusunda sürekli tahminler üretiyor. Algıladığımız kişi ya da olay, dolayısıyla yalnızca o anda gördüğümüz şeyden değil, beynimizin daha önce öğrendiklerinden de etkilenebiliyor.
Bunu bir hava durumu tahminine benzetebiliriz. Hava durumu uygulaması gökyüzüne bakıp geleceği doğrudan "görmez"; geçmiş ve mevcut verilerden yararlanarak bir tahmin üretir. Beynimiz de insanları ve olayları değerlendirirken benzer biçimde geçmişten öğrendiklerini bugünkü duruma taşır.
Sorun şu ki iyi bir tahmin ile önyargılı bir tahmin arasındaki farkı her zaman bilinçli olarak göremeyiz.
Peki "6. His" Dediğimiz Şey Gerçekten Sezgi Olabilir mi?
Evet, olabilir.
Psikolojide günlük hayattaki "6. his" deneyimini açıklamak için kullanılan kavramlardan biri sezgi (intuition). Ancak burada sezgiyi doğaüstü bir yetenek olarak değil, çoğu zaman hızlı ve bilinçdışı bilgi işleme süreci olarak düşünmek gerekiyor.
Örneğin yıllardır aynı mesleği yapan deneyimli bir kişinin, bir durumun "normal gitmediğini" henüz nedenini açıklayamadan fark ettiğini düşünelim. Bu kişinin zihninde yıllar içinde çok sayıda benzer deneyim birikmiştir. Yeni durumla karşılaştığında, bilinçli olarak tek tek analiz yapmasa bile daha önce öğrendiği örüntüler hızlı biçimde devreye girebilir.
Gary Klein'ın Recognition-Primed Decision Model olarak bilinen yaklaşımı, özellikle deneyimli kişilerin doğal ortamlarda karşılaştıkları durumları daha önce öğrendikleri örüntülerle eşleştirerek hızlı kararlar verebildiklerini öne sürüyor. Güncel çalışmalar da uzmanlıkla ilişkili sezgisel karar vermede örüntü tanımanın önemli bir rol oynadığını göstermeye devam ediyor.
Yani bazen gerçekten de beynimiz bizim bilinçli olarak fark ettiğimizden daha fazla bilgiyi çok hızlı işliyor olabilir.
Fakat burada çok önemli bir "ama" var.
Bir hissin hızlı ve güçlü olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Çünkü aynı hızlı sistem, geçmişte öğrendiğimiz hatalı bağlantıları da kullanabilir.
Bu Bir Önyargı mı?
Beynimiz geçmiş deneyimlerden öğreniyor. Fakat geçmişten öğrendiğimiz her şey doğru, eksiksiz veya adil değil.
Bir insanla karşılaştığımızda onun hakkında daha önce öğrendiğimiz sosyal kategoriler, beklentiler ve stereotipler (bir gruba dair genelleştirilmiş, çoğu zaman basitleştirilmiş ve kalıplaşmış inançlar) de değerlendirmemizi etkileyebilir. Sosyal biliş araştırmaları, insanların farkında olmadıkları tutum ve stereotiplerin sosyal yargıları etkileyebildiğini gösteriyor. Ancak bu alandaki bulguların yorumlanması dikkat gerektiriyor; örtük ölçümlerin neyi ne ölçüde öngördüğü konusunda hâlâ önemli teorik ve metodolojik tartışmalar bulunuyor.
Örneğin birinin konuşma tarzı size tanıdık gelmeyebilir. Giyim biçimi, aksanı, beden dili veya yüz ifadesi geçmişte karşılaştığınız bir kişi ya da grupla ilgili çağrışımları harekete geçirebilir. Siz bunu bilinçli olarak fark etmeden yalnızca "Bu kişiye güvenemedim." diye hissedebilirsiniz.
Burada hissettiğiniz şey sahtedir demek doğru olmaz.
His gerçektir. Fakat hissin kaynağı konusunda yanılıyor olabilirsiniz.
Bu ayrım çok önemli.
Çünkü bir şeyi hissetmek ile o hisse yüklediğimiz anlam aynı şey değildir.
"Bu İnsanda Bir Tuhaflık Var" Dediğimizde Ne Oluyor?
Bir örnek düşünelim.
Yeni tanıştığınız bir kişi konuşurken çok az göz teması kuruyor, kısa cevaplar veriyor ve zaman zaman bedenini sizden uzaklaştırıyor. İçinizden hemen "Bu kişi samimi değil." düşüncesi geçiyor.
Burada en az iki farklı açıklama mümkün.
İlk ihtimal, gerçekten bazı sosyal ipuçlarını hızlı biçimde fark etmiş olmanızdır. Belki kişinin davranışlarında daha önce deneyimlediğiniz bir örüntü vardır. Beyniniz bunu bilinçli analiz yapmadan tanımış olabilir.
İkinci ihtimal ise daha önce öğrendiğiniz bir kalıbın devreye girmesidir. Örneğin "Göz teması kurmayan insanlar güvenilmezdir." gibi bir varsayımınız olabilir. Oysa bir insanın az göz teması kurmasının nedeni utangaçlık, kültürel normlar, sosyal kaygı, yorgunluk veya tamamen başka bir durum olabilir.
İki durumda da ortaya çıkan ilk his benzerdir:
"İçime sinmedi."
İşte bu nedenle ilk izlenimlerimizi otomatik olarak "sezgi" olarak adlandırmak risklidir.
İlk İzlenimlerimiz Tamamen Yanlış mı?
Hayır.
Ve bence bu konuya dair en ilginç bilimsel noktalardan biri de bu.
Araştırmalar, insanların çok kısa davranış kesitlerinden bazı sosyal özellikler ve sonuçlar hakkında şans düzeyinin üzerinde çıkarımlar yapabildiğini gösteriyor. Ambady ve Rosenthal'ın klasik meta-analizinde, beş dakikadan kısa davranış kesitlerinden yapılan çeşitli sosyal ve klinik yargıların genel olarak anlamlı bir doğruluk gösterdiği bulunmuştu. Daha sonraki çalışmalar ise doğruluğun yargılanan özelliğe, maruz kalma süresine ve elde edilen bilginin niteliğine göre değiştiğini gösterdi.
Yani ilk izlenimlerimiz tamamen rastgele değildir.
Fakat bundan "İlk izlenimim doğruysa içgüdülerime her zaman güvenmeliyim." sonucu çıkmaz.
Çünkü sosyal algının doğruluğu orta düzeyde ve değişkendir; bazı yargılarda daha yüksek, bazılarında ise oldukça düşük olabilir. Üstelik ilk değerlendirmeler yeni bilgiler geldikçe değişebilir. Örneğin kısa bir yüz görüntüsüne dayanarak oluşturulan kişilik değerlendirmelerinin, kısa bir yüz yüze etkileşim sonrasında değişebildiği gösterilmiştir.
Bu nedenle ilk izlenimimizi nihai karar değil, ilk hipotez gibi düşünmek daha doğru olur.
Sezgi mi, Önyargı mı?
Aslında kendimize "Bu kesinlikle sezgi mi?" diye sorabileceğimiz güvenilir, tek bir test yok.
Fakat hissettiğimiz şeyi biraz daha yakından inceleyebiliriz.
Öncelikle şunu sorabiliriz:
"Bu his hangi gözleme dayanıyor?"
Gerçekten belirli bir davranış mı fark ettim, yoksa yalnızca genel bir hoşlanmama duygusu mu yaşıyorum?
Sonra:
"Bu kişiye dair daha önce öğrendiğim bir kalıbı şimdi kullanıyor olabilir miyim?"
Bazen fark etmeden geçmiş deneyimlerimizi bugünkü kişiye taşıyabiliriz.
Bir başka soru:
"Yeni bilgi geldiğinde fikrimi değiştirmeye açık mıyım?"
Bu soru özellikle önemli. Çünkü sezgisel bir değerlendirme yaptıktan sonra yeni bilgiler geldikçe onu gözden geçirebiliyorsak, zihnimizin ilk tahminini bir hipotez olarak tutuyoruz demektir. İlk yargımızı ne olursa olsun doğrulamaya çalışıyorsak, bilişsel yanlılıkların devreye girme ihtimali daha fazla olabilir.
Ve belki de en önemlisi:
"Bu kişiyi gerçekten mi değerlendiriyorum, yoksa bu kişi bana geçmişteki başka birini mi hatırlatıyor?"
Çünkü bazen "içime doğdu" dediğimiz şey, aslında "Bu bana tanıdık geliyor." olabilir.
6. His ile Önyargı Arasındaki İnce Çizgi
Beynimizin hızlı çalışması bir kusur değil. Tam tersine, çoğu zaman olağanüstü bir avantaj.
Sorun, hızlı değerlendirmelerin her zaman doğru olduğuna inanmaya başladığımızda ortaya çıkıyor.
Bazen beynimiz gerçekten daha önce öğrendiği bir örüntüyü bizden önce fark ediyor olabilir. Bazen ise geçmiş deneyimlerimiz, beklentilerimiz veya stereotiplerimiz yeni bir kişiye ilişkin algımızı şekillendiriyor olabilir.
Üstelik bu iki süreç birbirinden tamamen bağımsız da değil.
Sezgi de geçmişten öğrenir. Yanlılık da geçmişten öğrenir.
Aralarındaki farkı anlamanın önemli yollarından biri, beynimizin kullandığı bilginin ne kadar geçerli ve bağlama uygun olduğunu sorgulamaktır.
Bu yüzden belki de "İçime doğdu, demek ki doğru." demek yerine şöyle bir cümle daha işlevsel:
"İçime böyle doğdu. Peki beynim bunu bana hangi bilgilerden yola çıkarak söylüyor olabilir?"
Bu soru sezgimizi susturmaz.
Tam tersine, onu daha dikkatli kullanmamıza yardımcı olur.
Peki, İçimize Doğan Her Şeye Güvenmeli miyiz?
İnsan zihni hızlı karar vermek zorunda olan bir sistem. Geçmiş deneyimlerimizi, çevreden gelen sosyal ipuçlarını ve daha önce öğrendiğimiz örüntüleri kullanarak dünyayı anlamlandırıyoruz. Bazen bu süreç bize gerçekten değerli bir sezgi sağlayabiliyor. Özellikle deneyim sahibi olduğumuz alanlarda hızlı örüntü tanıma oldukça işlevsel olabiliyor.
Ama aynı mekanizmalar bizi yanıltabiliyor da. Çünkü geçmişten öğrendiklerimizin tamamı doğru değil; bazıları eksik, bazıları bağlama özgü, bazıları ise stereotiplerden ve bilişsel yanlılıklardan etkilenmiş olabilir.
Bu nedenle belki de mesele "6. hisse güvenelim mi?" sorusundan biraz daha farklı.
Asıl mesele, zihnimizin hızlı kararlarını fark edebilmek.
Bir insan hakkında ilk izlenimimiz oluştuğunda onu hemen doğru veya yanlış ilan etmek yerine, bir süreliğine hipotez olarak tutabilmek.
Çünkü bazen beynimiz gerçekten bir şeyi bizden önce fark etmiş olabilir.
Bazen de yalnızca daha önce öğrendiği bir hikâyeyi yeni bir insana anlatıyor olabilir.
Ve ikisi de içeriden aynı cümle gibi duyulabilir:
"İçime doğdu."
İşte psikolojik farkındalık tam burada başlıyor:
Hissettiğimiz şeyi sorgulamak değil; o hissin nasıl oluştuğunu merak etmek.
🌿 Psikoloğun Notu
Bir dahaki sefere biriyle ilk karşılaştığınızda ve içinizden "Bu insan bana güven vermedi." ya da "Bu kişiyi çok sevdim." gibi hızlı bir değerlendirme geçtiğinde, hemen kendinize inanmak ya da kendinizden şüphe etmek zorunda değilsiniz.
Sadece küçük bir alan bırakın:
"Bu bir sezgi olabilir. Bir yanlılık da olabilir. Şimdilik sadece bir ilk izlenim."
Çünkü bazen zihnimizin bize verdiği cevaptan çok, o cevabı nasıl oluşturduğunu fark etmek kendimiz hakkında daha fazla şey öğretir.
Günlük hayatta yaşadığımız psikolojik deneyimlerin arkasındaki bilim tam da burada başlıyor.
— Günce AKPINAR
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da tedavi önerisi yerine geçmez. Kendi sürecinizi konuşmak isterseniz randevu alabilirsiniz.
Birlikte çalışmak ister misiniz?
Size en uygun kanaldan ulaşın; uygun gün ve saati birlikte planlayalım.